17 Ağustos Marmara Depremi ışığında deprem ve afet gerçeği -1-

17 Ağustos Marmara Depremi ışığında deprem ve afet gerçeği -1-
17.08.2020
A+
A-

21 yıl geçmesine rağmen 17 Ağustos Depremi unutulmuyor. 365 bin hasarlı bina, 112.735 yıkık ağır hasarlı, 145.131 orta hasarlı, 128.04 az hasarlı bina, 18 binden fazla yaşamını yitiren insan ,49 bin yaralı,on binlerce ruhsal olarak yaralanan halk kitlesi, milyonlarca lira ekonomik kayıp gerçeği gün gibi ortadadır.

Aradan geçen 21 yıl içerisinde ülkemiz yine birçok deprem yaşadı! Yaşanmaya da devam edecek. Deprem gerçeğini bilimsel bir açıdan incelediğimizde depremin daima yoksul ülkelerde öldürücü ve yıkıcı olduğunu gözlemlenmektedir. İşsizlik ve pahalılık cehenneminde yaşayan halk evine ekmeğini nasıl getiririm, işimi nasıl sağlama alırım mücadelesi içerisinde yer alıyor. İstanbul ‘da deprem gerçeği gündem den düşmüyor. İmkânı olanlar İstanbul’da depreme karşı daha güvenli semtlere taşınıyor. Zemini sağlam olmayan güvensiz, yapısı zayıf olan evlerde daha yakın evlere doğru talep arttığı için güvenli konut fiyatları artıyor. Geriye kalan evler yoksulluk cehenneminde boğuşan halka kalıyor.

Gölcük depremi sonrası basında yer alanları hepimiz dün gibi hatırlıyoruz. Aklımıza direkt olarak Lizbon depremi gelir.

“1 Kasım 1755’te meydana gelen Büyük Lizbon Depremi onlardan biri. Sabah saat 9.40’ta meydana gelen deprem, tarihin en yıkıcı depremlerindendi. Richter ölçeğine göre 9 büyüklüğündeki deprem sonrasında Lizbon neredeyse haritadan silindi ve 100 bine yakın kişi öldü. Coimbra Üniversitesi öncülüğünde Portekizli bilginlerin harabeye dönmüş kentin eski haline getirilebilmesi için devasa bir engizisyon ateşi yakılması gerektiğine karar verir. Ancak törenin dinsel açıdan da tamamlanabilmesi için deprem günahının yükleneceği birkaç kurban da gerekmektedir. Törenin bu önemli eksiği, “içine şeytan girmiş” iki kişinin yakalanmasıyla tamamlanır. Bu iki kişi, üstlerine giydirilen sanbenitolar ile yanan ateşin ortasındaki direğe bağlanarak diri diri yakılır. Engizisyon bununla da yetinmez. Ülkedeki günahkârların çokluğu nedeniyle Tanrı’nın kendilerini depremle cezalandırdığını savunan Katolik Kilisesi, tüm ülkede bir cadı avı başlatır.  Konu komşunun ihbarıyla yakalanan –çoğu masum– Lizbonlular ya asılarak ya da yakılarak öldürülür. Kilise, depremin çaresini bulmuştur: Günahkârların öldürülmesi. Ortaçağ’da hasta insanların içindeki mikrobu boşaltmak için yaranın olduğu bölgeyi kesip kanlarını akıtmaya benzemektedir. 

1756’da Lizbon Depremi’nden sonra da tapınaklar­da, yaşanan felaketlerin ilahların gazabı olduğu söylenmişti:

“Bu acılar sizin itikadınızı denemek için…” demişti din adamları;

“Bütün bu çektikle­rinize rağmen yine de inancını­zı kaybetmezseniz, ahirette ödülünüz çok daha büyük ola­cak.”

Voltaire o dönemde ortaya çıkıp, yaşanan acılara kutsal kı­lıflar dikilmemesini söyledi:

“Bu yaşadıklarımızın tanrısal adaletle bir ilgisi yok” dedi, “Yaşa­dığımız tamamen bir doğa olayı­dır.”

Hadisenin “teolojik” değil, “je­olojik” olduğu gerçeği, tutucu çevreleri ayağa kaldırdı tabii…

Lakin Voltaire dinci tepkilere rağmen, inançla savundu depremin fiziksel nedenlerini…

Voltaire’in karşısına da Jean Jack Rousseau dikildi.

“Yaşadığımız acıların nedeni sadece jeolojik değildir, bu sosyolojiktir ” dedi

Rousseau: “İnsanları deprem değil, yoksulluk öldürüyor.”

 

Ortaçağcı zihniyet hala günümüzde de kol geziyor.

Biz başımıza geleceği bile bile, çaresizce bekliyoruz ne zaman olacak ve sağ kalacak mıyız endişe ve korkusu içinde yaşayarak. .Deprem olacak. Bu kesin! Bilim insanları, eldeki bilimsel ve tarihsel verilere bakarak bunu netçe söylüyorlar.

17 Ağustos depreminden sonra neler değişti.

Çeyreği bile halka gitmeyen vergiler yardımlar

Felaketin ardından 1 hafta içerisinde kamu oyuna “dayanışma vergisi” olarak adlandırılan sonrada “deprem vergisi” olarak adı değiştirilen vergi hayatımıza girdi.Verginin teknik adı ise Özel İletişim Vergisi’ydi (ÖİV). Dönemin Bayındırlık Bakanı Koray Aydın verginin bir defaya mahsus getirildiğini ve bu vergiye “zengin vergisi” demenin daha doğru olacağını söylüyordu.26 Kasım 1999’da “deprem yaralarını sarmak ve depreme dönük çalışmalar”(!) için çıkarılan 4481 sayılı kanun ile Ek Gelir, Ek Kurumlar, Ek Emlak ve Ek Motorlu Taşıtlar vergisi getirildi. Ayrıca Özel İletişim ve Özel İşlem Vergisi adı altında iki yeni vergi uygulamaya girdi. Özel İletişim ve Özel İşlem Vergisi uygulamaları önce bazı kanunlarla uzatıldı. 2003 yılı sonunda özel işlem vergisi kaldırılarak; özel iletişim vergisi kalıcı hale getirildi.

Uygulama alanı kalmadığı gerekçesiyle Ulusal Deprem Konseyi  ortadan kaldırıldı.

2006 yılında ulusal deprem konseyi kuruldu. .Aradan neredeyse bir ay geçtikten sonra 982 sıra nolu Ulusal Deprem Konseyi genelgesi de ortadan kaldırılmış. Ulusal Deprem Konseyi  “uygulama alanı kalmadığı” gerekçesiyle resmen lağvedildi.  Topraklarının yüzde 98‘i deprem kuşağında olan bir ülkede böyle bir konseye ihtiyaç yokmuş.

2009 yılında yapılan hesaplamalara göre uluslararası yardımlar, hibeler ve deprem vergilerinden 20 milyar dolar toplandı. Ancak topu topu 6 milyar dolara yakın kısmı depremzedeler için kullanıldı. Geriye kalan 14 milyar dolar ise yerli-yabancı Parababalarına yeyim edildi, peşkeş çekildi.

Ranta dönüşüm yasası

Parababalarının en sevdiği kanun 2012 yılında çıkarıldı. Rant odaklı projecilerin sevdiği bu kanun “6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun” vurgunlara yasal kılıf hazırlamaktan başka bir şey değildi.

İmara açılan dere yatakları, gökyüzünü delercesine çıkan gökdelenler,rezidanslar, AVMler  toplanma alanlarının yok edilmesi daha onlarca sayabiliriz.

TKKOİB den TOKİ’ye

1984 yılında Genel İdare dışında Toplu Konut ve Kamu Ortaklığı İdaresi Başkanlığı adında kurulan kurumun  sonraki yıllarda hem ismi hem de faaliyet alanlarında değişiklikler olmuştur. Kurumun amacı dar ve orta gelirli vatandaşların nitelikli konut ihtiyacını karşılamaktır. TOKİ basında depremde zarar görmeyen evler yaptığı şeklinde övüne dursun 26 Eylül 2012 tarihi itibarıyla konutların geç teslim edilmesi veya buna bağlı bazı sebepler nedeniyle alıcılar tarafından açılan 21 bin 127 adet tazminat davası bulunmaktadır. 9.07.2018 tarihli ve 703 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na bağlanmıştır.

2 Mayıs 2018 tarihinde Resmi Gazete`nin mükerrer sayısında yeni Yapı Ruhsatı Formu Standardı yürürlüğe girdi. Hemen ardından Mekânsal Adres Kayıt Sistemi Yapı Belgeleri Uygulamasında ruhsat formu değişikliklerinin işlenmesiyle; yapı sahibinin, yapı müteahhidinin, şantiye şefinin, yapı denetçilerinin ve proje müelliflerin ıslak imzalarının yer aldığı haneler kaldırıldı.

Halkçı Mühendis Mimar ve Şehir Plancıları olarak tüm bu yapılan uygulamaların nedenlerini ve sonuçlarını iyi bir şekilde görüyoruz.

Meslektaşlarımızı üretim sürecinin formalitesi gibi gören bu zihniyet meslek disiplinlerimizi itibarsızlaştırmaktadır. Mühendisler kendi üretimlerine imza atmayıp yapı ruhsatının mühendislerin bilgisi haricinde hazırlanması tamamı ile mesleki disiplinlere saygısızlıktır.

6 Haziran 2018 tarihinde yayınlanan İmar Barışı Uygulama Yönetmeliği ile başlayan süreçte yapı ruhsat standardının değiştirilerek mühendislerin devre dışı bırakılmasının bir başka denetimsizliğe yol açmıştır.”İmar affı“ndan yararlanacak yapının tespiti ve devamında kentsel dönüşüm projesine dahil edilmesi sürecinde mühendislerin devre dışı bırakılması asıl niyet ortadadır.

Türkiye`deki yapıların yüzde 60`ı imara aykırıdır. Bu da yaklaşık 13 milyona yakın yapı demektir. 13 milyon imara aykırı, kaçak ve sağlıksız yapının doğurduğu sonuçların “imar affı” ile ortadan kaldırılacağını inanmak aptallıktır.

Halkçı Mühendis Mimar ve Şehir Plancıları olarak pandemi sürecindeki  yazılarımızda defalarca  belirttiğimiz gibi mesleki disiplinlerin bir araya gelerek oluşturacağı gerçek bilim insanlarından oluşturulan kurullarla halkın çıkarına çözümler üretilmelidir. Yanlıştan hemen vazgeçilmelidir. Tüm mühendislik disiplinleri ile sağlık, hukuk disiplinleri ile kamu ve yerel yönetim birlikte davranmak zorundadır.

Mesleki denetimlerde TMMOB’a bağlı odalar etkin olarak değerlendirilmelidir. Parababalarının çıkarı için, rant için uygulanan politikalardan vazgeçilmelidir.

Halkçı mühendis Mimar ve şehir Plancıları olarak yaşanan depremler ışığında Şehir Plancıları, Mimar ve Mühendislik disiplinlerinin ortak çalışması ile bir yazı dizisi hazırlıyoruz. Bu yazı dizisinde bugünden yarına depremle ilişkin tüm önlemlerin alınması için var gücüyle yol gösterici olmaya çalışacağız. Deprem öldürmez bina öldürür gerçeğiyle deprem bölgelerindeki binaların çarpık kentleşmenin, alt yapı gibi sorunların değerlendirilmesi. Afet durumunda toplanma alanları enerji ihtiyacı, gıda temiz su ihtiyacının karşılanması. Kentlerin master planları, ülke bazında deprem afet master planı . Gerçek  mahalle gönüllüleri ve halk komitelerinin oluşturulması. Herhangi bir büyük afet sürecinde top yekün seferberlik gibi konuları değerlendireceğiz. İnsan hayatı Parababalarının kar hırsından daha değerlidir.

 

 

 

ETİKETLER: , ,
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.